Harbi Ahmet Hoca – Nedim Hazar
Ankara…
80 İhtilali’nin hemen sonrasındaki yıllar. Yıllarca terör altında inlemiş bir ülkenin başkenti madden/manen perişan halde. Kurum, her yer kurum… Sadece devlet kurumları değil bahsini ettiğim, bildiğiniz is, baca kurumu. Hava o kadar kirli ki, sokakta sigara içeni dövüyorlar, gibi şehir efsaneleri dolaşıyor ortalıkta.
Hayatımın bir yılını geçirdiğim Ankara ve Cebeci semti…
Mülkiye’nin hemen karşısında, stadyum ile tren istasyonu arasında kalan bir sokakta, köhne bir binanın en alt katında kalıyoruz öğrenci arkadaşlarla.
Bir cuma günü ev arkadaşım, “Hadi kalk erkenden gidelim de, kulağımız iki çift hakiki kelam işitsin, kalpten yükselen coşkuyla biz de ihtizaza gelelim.” dedi.
Başta, abartıyor, diye düşündüm.
Cebeci Camii’nin (ya da resmî adı başka bir şeydi) yolunu tuttuk…
Bir kalabalık ki, sormayın… Müminlerin omuzunda, yukarıdan atıldığında yere düşmeyen manevi iğneler dolu.
Ve hoca belirdi minberde.
O ne heybet, o ne haşyet!..
Bir ses ki, mikrofon olmasa dahi çatlayacak sanki inancın mermer sarayının duvarları…
İç ezan, dua faslından sonra cebinden bir kâğıt çıkardı Ahmet Hoca. Fısıltıyla sadece kendinin anlayabileceği şekilde okuyarak bir göz attı. Sonra kıvırıp kâğıdı cebine koydu.
Muhtemelen Cunta’nın yazdırttığı Diyanet hutbesiydi elindeki ve beğenmemişti… İrticalen başladı hutbeye, o konuştukça dünyeviliğin sun’i havası dağıldı mabette. Öksürük sesleri, ‘ah’lara dönüştü bir süre sonra. Fesahatle anlatıyordu, tane tane.. Ve herkesin anlayabileceği bir yalınlıkta. Kendine has şivesi sesine daha da uhrevi bir hava katıyordu. O anlattı, biz dinledik, o anlattı biz hüzünlendik, irkildik, kendimize geldik…
Gerçekten de kulağımızın da, yüreklerimizin de kurumları dökülmüş, pasları silinmişti…
Akabinde namaz ve tesbihat.
‘Çıkmayalım hemen’ dedi arkadaşım.
Bekledik…
Ahmet Hoca o kocaman cüssesi ile geldi ve cübbesini çıkarırken bize baktı. Arkadaşım eline yöneldi, ardından ben.
Arkada beş-on tane çocuk ve genç duruyordu.
‘Hepsi çocukları’ dedi arkadaşım. Ben daha da hayrete düşerken, kendimizi tanıttık bir yandan. ‘Sübhanallah!’ dedi ve ekledi: ‘Rabbim sayınızı artırsın.’
O cuma ve Ankara’da bulunduğum -neredeyse- her cuma Ahmet Bayram Hoca’ya koştum. Boğulduğumuz dünyevi bunaltıcı dünyada, bir nefes borusuydu vaazı, hutbeleri. Köken olarak medrese tahsilli olduğu için, klasik Diyanet imam ve vaizleri gibi anlatmıyordu. O anlattıkça asr-ı saadet beliriyordu gözümüzün önünde. Bedir’de cenge girişiyor, Hudeybiye’de hikmet avlıyorduk. Belki yeni bir şey anlatmıyordu bilenler için. Ama anlattığı şeyleri bin kez de duymuş olsak dahi, sanki ilk kez duyuyormuş gibi heyecan ve hayretle dinliyorduk.
Müheykel edası, Davudi ses tonu ve mahreçlerin hakkını verdiği telaffuzu ile gönlümüze inşirah salıyordu…
Derken…
Ankara’dan kaçar gibi ayrıldım…
Yepyeni bir şehir, yepyeni bir hayat oldu benim için…
Ve yeni bir iş elbette..
Ve bir gün, çalıştığım işyerinde biriyle karşılaştım. Birini hatırlatıyordu bana, ama kimi?
Çok sonra öğrendim ki, Cebeci Camii’nde, kendi babasından ders alan çocuklardan biriydi iş arkadaşım. Bilincimin ilk açıldığı dönemlere denk gelen gönül mimarlarımdan birinin oğluyla yıllar boyu mesaiyi paylaştım, dost oldum, zaman zaman mübarek babasını yâd ettik hayırla..
Ve ne acı ki, dün aldım haberi..
Tillo medreselerinden icazetli Hafız Ahmet Bayram Hoca vefat etmişti. İçimden inceden bir cam çatlama sesi geldi adeta…
Bilinmek, meşhur olmak gibi bir derdi olmayan, ömrünü Kur’an ve din-i Mübin-i İslam’a vakfetmiş bir büyük alim göçmüştü dünyadan.
Ekranlarda reyting uğruna müptezellikler gün aşırı yaşanırken, hocaların en hası, hasbisi, harbisi, dar-ı bekaya göçmüştü… Sessizce, haber vermeden…
Zerre miskal hayrın hukukunu gözeten Rabb’im eminim -dilerim- ki onu cennet-i âlânın en has bahçelerinden birinde Efendiler Efendisi’ne komşu edecektir. (İnşallah)
Alimin ölümü âlemin ölümü gibiymiş gerçekten. Her alim kaybında olduğu gibi, âlemin bir taşıyıcı sütunu daha çekti kendini bu âlemden. Ahmet Hoca’ya dualarla rahmet, sevenlerine ise başsağlığı diliyorum büyük bir kederle.
n.hazar@zaman.com.tr
http://twitter.com/nedimhazar 
26 Eylül 2011, Pazartesi
Facebook'ta Yayınla

Fikrini Belirt
